Blog

  • 23 Nisan’da Bu Blog Kardeşimin

    23 Nisan’lar ana oldum olası sıkıcı gelirdi. Stada çıkıp donmalar ve hasta olmalar da cabası. Sadece bir tanesini iyi hatırlarım, okulumuzda kutluyorduk, ama o gün yağmur yağıyordu ve staddaki gösteri iptal edilmiş. Okul kurucumuz Dalan da toplamış devlet erkanını staddan, bizim okula getirmişti. Yaptığımız ufak gösteri akşam haberlerinde çıkmıştı, hepimiz ünlü olmuştuk bu sayede 15 dakikalığına olsa da…

    Klasiktir zaten, büyükler, yerlerini bir küçüğe bırakır, o zavallı çocuk da önceden ona ezberlettirilmiş şeyleri söyler, ama akşam olmadan koltuktan indirilir ve o çocuk da bizim gibi 15 dakikalığına ünlü olduğuyla kalır. Sanmam ki herhangi biri ileride cvsine yazsın “başbakanın koltuğuna oturdum ben” diye.. Ama bu yıl çok güzel bir organizasyonla karşılaştım. Blog yazarları, 23 Nisan günü bloglarını bir küçüğe bırakıyorlar, o çocuk da istediğini yazıp çiziyor. Hem öyle 15 dakikalığına da kalmıyor orada, her zaman orada kalacak ve isterse o çocuk ileride cvsine ” ben küçükken bile iyi yazardım ki bana büyük ablalar/abiler bloglarından bir sayfa verdiler” diyebilir(bence..).

    velhasıl ı kelam, 23 Nisan 2009 Perşembe günü bu blogda kardeşim yazacak. Kendisi 9 yaşında, adı Barkın, ders dışı tüm zamanını bilgisayar başında geçiren biri( ki ders çalıştığı zaman da televizyon karşısında yapıyorum, bu çocuk ne olacak hiç bilmem..) Ne yazabilirim diye 1.5 saat süren bir monoloğun(dinlemeye takatim kalmadı..) ardından ne karar verdi henüz bilmiyorum ama ilginç bir şey bekliyorum, en azından benim 9 yaşındaki halimden daha ilginç..

    Kampanyayla ilgili başka bilgiler:
    Facebook grubu

  • Sonunda Özgürlük!


    Uzun zamandır hayalini kurduğum şeydi, aslında blog yazmaya başladığım andan itibaren istediğim şeydi. İstediğim zaman istediğim yerde yazı yazabilmek. Normalde aklıma gelen şeyi o anda yazamazdım, bazen başlığını veya konuyu not eder, sonradan yazmaya çalışırdım, çoğunlukla da unuturdum zaten. Ama artık istediğim her yerde, istediğim zaman, istediğim şeyi yazabileceğim. Çünkü artık bir netbook’um var:) Acer aspire one. Minik, sevimli, istediğim özellikleri karşılayan pratik bir şey. Sabahtan beri her fırsatta oturduğum yerde oturup İnternet’e bağlanma zevkini tadıyorum. Hatta yolun ortasında oturup en yakın Kahve Dünyası’nın yerine baktım. Artık daha ne isterim.
    Mutlu, mutlu, mutlu..

    PS. iş bu yazı, asıl amacım olarak her hangi bir yazısal güzellik sunmaktan uzak, sadece anlık sevincimi yansıtmaktadır. Gün gelecek güzel yazılar da yazacağımın habercisi 🙂

  • Açık Öğretim Saçmalığı!

    Böyle bir sistemle mezun olduktan sonra hakikaten de açık öğretimi küçümseyenlere haklısınız diyebileceğim sanırım. Bu kadar saçma bir sınav mantığı ile öğrenci mi mezun edilir!

    Hafta sonum( ve öncesindeki 3 haftam) sınav stresi ile mahvoldu. Kendi öğrenciliğimden alışmışım ya, her şeyi bilerek girmelisin çünkü bilgini anlayıp anlamadığını ölçen yorum soruları çoktur. ( ders olunca da bırakın ayrıntılı öğrenmeyi, konuları bitirmek bile çok zor.

    Elimden geleni yaptım, çalıştım, sonra da koştura koştura sınava gittim. Cumartesi sınava biraz geç kaldım( Sebep olan arkadaşa buradan öpücükler gönderiyorum). Neyse deyip oturdum, üzerimi çıkartırken soruları okumaya başladım. Ve ilk dumuru o noktada yaşadım: Kitabın en ayrıntı bilgisini ezber olarak sormuştu! Nasıl yaa diyerek diğer sorulara geçtim. Gerçekten de tamamen ezbere dayanan sorularla doluydu sınav da. Öğrenci öğrenmiş mi diye değil de bakalım ne kadar ezberleyebiliyor üzerine kurulmuş bir sınav sistemi yani.

    İki sınavdan da 1 saat içinde çıktım. Ki o süre de sadece soruların okunma süresiydi. Her hangi bir şeyi düşünmeme gerek yoktu çünkü ya biliyordum, ya da bilmiyordum ve sallamak zorundaydım. Oku-işaretle hızı ile sınavı yaptım ve çıktım. Erken çıkanlara “bilmiyorlar da çıkıyorlar” diyen teyzelere mucuk gönderiyorum, çünkü asıl geç çıkanlar bilmiyor da sallamak için uğraşıyorlar. Deli gibi çalışmamın sayesinde cevapladım tık tık ve çıktım sınavdan. Ama hala şokunu atlatabilmiş değilim. Gördüğüm en mantıklı soru, iktisattaki işlem yapma sorusuydu, o da olsun artık değil mi?

    Giderken ve orada beklerken insanların elinde bir kitap gördüm, herkesin elinde aynı minik mavi kitap. Sonra öğrendim ki sadece sorulara bakılarak bile sınav geçilebiliyormuş. Ya murat yayınlarının sorularına şöyle bir göz atmanız lazımmış ya da o minik kitabı almanız. Sadece murat yayınları ile 3. sınıfa geçen insanlar varmış.

    Bu sistem içerisinde mümkünse mezun olmak istemiyorum!

  • Aşk ve Şiddet!

    Hafta sonu gazetesinden şans eseri gördüğüm bir haber. Haberde yüzü gözükmeyen bir kadın, röportajda Karadenizli olduğu ve evden kaçıp Romalara gittiği yazıyor. İlginç bir hayat diyerek açtığı sergiyi görmeye karar verdim. Serginin başlığı “Aşk ve Şiddet”, kadınla ilgili gözüküyordu.

    Baharın yüzünü göstermeye başladığı bir İstanbul gününde Taksim Yapı Kredi Sanat Merkezinin yolunu tuttum. Ücretsiz olan sergiye direk girebiliyorsunuz. Aynı zamanda biri saatlerle ilgili olmak üzere 2 sergi daha var, ilginizi çekerse onları da dolaşabilirsiniz. Ama şimdi asıl konumuza dönelim.

    Girer girmez karşınızda bir duvar, üzerinde bir hoca resmi var. Önünde de bir maket yapılmış, çarşaflar içerisinde minicik bir kız çocuğu. Önünde masum bir çocuk kitabı, 1. sınıf kitabı olmalı. Çocuğun bütün masumluğuna rağmen yanında bir kırbaç. Arkadaki kırmızı fon sizi gererken hocanın sert bakışları da sizi delip geçiyor neredeyse. O masum küçük çocuğun içinde bulunduğu sıkıntılı şartları içinizde hissediyorsunuz. Sıkıntı veriyor. Buradan uzaklaşmalıyım diyerek diğer esere geçiyorsunuz. Ama geçtiğinize bin pişman oluyor. Çünkü sıradaki, dev bir vajina resmi. Bacaklarını açarak uzanmış bir kadın. Ve vajinanın etrafında kan. Sizi resmen bir adım geriye atan bir görüntü. Gazetedeki röportajında bu fotoğrafta, bekarete verilen saçma önem, reglin aşağılanması ve utandırılması, kadının ezilmesi konularına tepki olarak yaptığından bahsediyor. Sonra üst kata çıkıyorsunuz. Karşınıza bir masa çıkıyor, bir yemek masası, masanın başında da ellerini başının arasına almış bir kadın, ama iskelet olarak. Masanın üzerinde bir yılan dolaşıyor, silah var, bıçaklar var. Yaşana bütün şiddet ve kadının çektiği acı görülebiliyor.

    Kesinlikle gidilip görülesi bir sergi bence. Sergilenenlerin sadece şöyle bir bakılıp geçilmesi değil, durup düşünerek çıkarsamalarda bulunulması gerekiyor.

    27 Mart 2009 Cuma – 03 Mayıs 2009 Pazar
    Şükran Moral – Aşk ve Şiddet

    Yapı Kredi Kâzım Taşkent Sanat Galerisi, çağdaş sanatçı Şükran Moral’ın yeni kişisel sergisi “Aşk ve Şiddet”e ev sahipliği yapıyor. 27 Mart – 3 Mayıs 2009 tarihleri arasında ziyaret edilebilecek sergide, aile içi ve kadına yönelik şiddet üzerine bir performans/enstalasyon yer alıyor. Sanatçının açılış günü bir kez gerçekleştireceği performansın videosu sergi boyunca izlenebilecek.

    Sergide kadına şiddet konusu bir kız çocuğunun hikayesi üzerinden ele alınıyor. Performansta kız çocuğunun dönem dönem yaşadığı şiddet anlatılırken enstalasyonda aile içi şiddet konusu işleniyor. Dünyanın her yerinde görülen, şiddet ve aşkın içiçe geçtiği, hastalıklı ruh halinden bir kesit sunuluyor.

    Şükran Moral kimdir?
    Terme doğumlu Şükran Moral, Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü’nden ve Roma Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü’nden mezun oldu. İstanbul’da ve Roma’da yaşıyor ve çalışıyor.