Blog

  • 60-30-10 Kuralı Nedir?

    Malum UX hevesim sağ olsun, yeni yeni şeyler öğreniyorum. Bunlardan biri de renk paletini seçerken kullanabileceğimiz 60-30-10 kuralı!

    En baştan başlayalım, 60-30-10 kuralı nedir? Görsel bütünlüğün ve ahengin sağlanabilmesi için bir matematik olduğu düşünülüyor. Böyle renk cümbüşü mekanlar sizi de yoruyordur büyük ihtimalle, ya da bazı uygulamalar sizi yoruyormuş gibi hissettirir, oysa sadece ufak bir parmak hareketi yapıyorsunuzdur.

    Bu işin bilenleri diyor ki, bir bütünlüğün, ahengin ve dengenin yakalanabilmesi ve göze hoş gelebilmesi için 60-30-10 kuralı uygulanmalı. Yani ana renginiz bütünün %60’ında olmalı. %30’unda ikincil renk olarak seçtiğiniz renk. Son olarak da kalan %10’da patlatmak istediğiniz farklı bir renk ya da “diğer renkler” olmalı.

    Bir oda tasarladığınızı düşünün. Ana renk olarak soft bir gri seçtiniz mesela. Odanın %60’ında bu rengi kullanmanız gerekiyor. Duvarlar ve yerler bu renk olabilir mesela. Sonra da yan renk olarak siyahı seçtiğinizi düşünelim, mobilyaların bir kısmında, perde ya da halı gibi tekstil ürünlerinde siyah kullanımınız da odanın %30’unu oluşturur. En sonda da koltuğun üzerine attığınız bir kırmızı pike ya da mobilya detaylarında kullanacağınız bronz rengiyle kalan %10’luk bölümü doldurursanız göze hoş gözükeceğini söylüyorlar.

    Oda dizaynı olarak birkaç örnek göstereyim.

    Beyaz ağırlıklı yeşil eklemeli yatak odası
    Beyaz ağırlıklı yeşil eklemeli yatak odası
    Beyaz ağırlıklı gri eklemeli yatak odası

    İlk örnekte sizin de gördüğünüz gibi odanın %60’ında beyaz kullanılmış. İkincil renk olarak da siyah/kömür rengi kullanılmış. Son olarak da az biraz yeşil serpiştirilerek düzgün gözüken bir oda tasarlanmış. İkinci örnekte de ana renk olarak beyaz kullanılmış. Duvarlardan yere, hatta yatak takımının bir kısmı da beyaz olarak kullanılmış. İkincil renk olarak da gri ile mobilyalar ve nevresim takımı kullanılmış olarak. Son olarak da pembe bir battaniye ile odanın bütünlüğü tamamlanmış.

    Dijitalde nasıl kullanılıyor peki?

    Özünde iç tasarımda kullanılan bu kural son dönemlerde dijital dünyada da kullanılmaya başlanmış (neyse ki!). Eskiden hatırlarsınız ki renk cümbüşü internet sitelerinin her tarafından parlayan, zıplayan bannerlar çıkıp gözünüzü acıtırdı. Zaman içinde sosyal ağlarda da rahatlıkla görebileceğimiz bir minimalizm, bir sadeleşme başladı. Hatta son yıllarda çıkan siteleri düşündüğünüzde çoğunlukla bir ana renk ve bolca beyaz boş alandan oluşuyor artık. Instagram için logosu ve poloraid görüntüsü dışında herhangi bir tasarım ögesi ya da rengi belirtebilir misiniz?

    Bu kuralı kullanmanın bir adım ötesine geçen tasarımcı Dan Romero, bunu farklı bir matematikle doğrudan renk çemberi üzerinde göstermiş.

    İlk adım olarak ana renginizi seçmenizi istiyor. Özellikle canlı renklerden birini seçmenizin daha iyi olacağını öneriyor hatta!

    İkincil renginizi belirlemek için öncelikle bu rengi kopyalayın diyor. Sonrasında S (Saturation) (Doygunluk) değerini 5-10 arasına, B (Brightness) (Parlaklık) değerini de 95-100 arasına getirmenizi istiyor. Bu sayede ikincil renginizi de uyumlu bir şekilde seçeceğinizi belirtiyor.

    Ve sıra geldi %10’luk son rengi seçmeye. Bunun için de ana rengi tekrar kopyalamanızı istiyor. Bu sefer de H (Hue) (Ton) değerini 30-40 arasına bir değerde artırmanızı ya da azaltmanızı, B (Brightness) (Parlaklık) değerini de 5-10 değer arasında artırmanızı istiyor.

    Bu sayede 60-30-10 kuralına göre en uygun renkleri srahatlıkla belirleyebileceğinizi söylüyor. Elbette ki gerçek dünyada bir tasarım yaparken bu kadar katı kurallarınız olamaz. Bir renk siyahken diğeri kırmızı olmak durumunda olabilir kurumsal kimliğe göre. Ama yine de bu metodun nasıl çalıştığını da onun bir örneği üzerinde göstermeye çalışayım.

    Öncelikle önümüze temiz bir wireframe ekranı koymuş ki renkleri daha iyi görebilelim. Sonrasında da seçtiği renkleri güzelce yerleştirmiş.

    Hatta bununla da kalmamış, bu yöntemi kullanarak oluşturduğu renk paletini her değer için kullanabileceğiniz göstermek için renkleri karıştırarak tekrar uygulamış ve sonuç : Yine güzel!

    Renk paleti 60-30-10 kuralı dışında başka nasıl oluşturulabilir?

    Şimdi öncelikle şunla başlayayım. “Ama benim renk oranım %55’te kaldı!” demenize gerek yok, buradaki değerler elbette ki yaklaşık değerler. Zaten nasıl bu kadar net ölçebilirsiniz ki her sayfayı? :). Elinizden geldiği kadar yaklaşsanız yeter. Ayrıca illa tek renk kullanmanıza da gerek yok. Oda örneklerine geri bakarsanız gri yan renginin farklı tonlarının kullanıldığını görebilirsiniz. Yani renklerinizi yakın tonlarla da biraz çeşitlendirebilirsiniz gerekli olursa.

    İşin doğrusu, bunu ancak tecrübe söyleyebilir. Bir yerden sonra, göz alışkanlığını ve dinamikleri daha derinlemesine öğrenince, içselleştirince, daha çok deneyimleyince otomatik olarak geliyor diye düşünüyorum (umut ediyorum! 😀 ). Ama başlangıç olarak ben bu 60-30-10 kuralını kullanarak olabildiğince temiz ve sade çalışmayı planlıyorum.

    Özellikle bir marka ile çalışıyorsanız ilk yapmanız gerekenlerden biri de “Moodboard” dedikleri görsel kolajı. Siz bir palet oluşturup onunla uğraşırken markanız bambaşka bir dünyada olabilir! Ana renginizi belirleyip ona göre bir moodboard hazırlayıp markaya sunarsanız en azından daha başlamadan size “Bir tık daha koyu olabilir mi?” diyebilirler!

    (Bu yazı ilk defa Medium hesabımda paylaşılmıştır)

  • Bir Ubuntu Kullanıcısının UX Hevesi

    Beni tanıyanlar bilir, linux maceram 2008’in Aralık ayında Pardus’u keşfetmemle başladı. Sonrasındaki 5 yıl da başka hiçbir şey kullanmadım. Yavaş yavaş geçtiğim Ubuntu ile de bu günlere kadar geldim. Şimdi gizlemeye gerek yok, arada Windows da kullandım ama her fırsatta kendimi Ubuntu’ya attım ve son 3 yıldır da kesintisiz olarak mutlu bir ilişkimiz var kendisiyle. Bir süredir de UX ile ilgileniyorum. Hem psikoloji geçmişim, hem yazılıma merakım hem de yeni arayışlara girmem sebebiyle piyasadaki online giriş eğitimlerinin çoğunu aldım diyebilirim :). Sıra uygulamaya gelince maalesef ki duvara çarptım!

    Baktığım çoğu UX için önerilen uygulama ya “Mac only” ya da yanında bir de Windows uygulaması var. Linux kullanıcısı olarak ya Gimp, Inkspace kullanacağım ya da Wine gibi VD uygulamalarında kanser olacağım gibi gözüküyordu. Yine de bazı öneriler verebilecek kadar etrafı karıştırdım ve bunları toparlamak istedim.

    1- MacBook alın!

    Ben anladım, bu tarafta bir iş yapmak istiyorsan Apple girdabına girmen gerekiyor. Gelgelelim bir MacBook parasına yeni bir motosiklet aldığım için benim açımdan bu kapı tamamen kapalı. Bunun yanı sıra Windows neyse de Apple girdabı benim için gerçekten de hayatım boyunca uzak durduğum ve doğruyu söylemek gerekirse kullanamadığım cihazlardan oluşan bir ekosistem.

    Bir de malum, gıcık bir insanım. Bir şeyin “doğru” bir yolu varsa neden o olmasın? Linux diye bir işletim sistemi varsa neden onda çalışan bir ürün olmasın. Türkiye’de iş yapan bir ürünün neden Türkçe dokümanları olmasın. Bu sebepten dolayı elbette ki MacBook almayacağım ve hayatımı bir şekilde devam ettirmeye çalışacağım.

    2- Ne istediğinize emin olun

    Kullanacağınız uygulamalar çok yüksek ihtimalle ücretli olacak. Öyle az buz da ücretleri yok. Bu işe girmekte emin değilseniz boşuna o parayı harcamayın bence.

    Önce genel bir araştırma yapın, daha temel bilgileri öğrenin. Uygulama denemeleri için de öncelikle ücretsiz ve açık kaynak seçeneklerde kendinizi deneyin. Çok olmasa da birkaç tanesinin deneme sürümü de mevcut, onlara da bakabilirsiniz. Ama UX dünyasına girmekte emin değilseniz o paraları daha faydalı bir ürüne ya da eğitime yatırabilirsiniz.

    3- Önce eğitim

    Öncelik her zaman eğitim elbette. Burada benim UX konusundaki bilgim sadece sağdan soldan farklı projelerde ucundan duyduğum kadarıyla olduğu için hiç bilmiyormuşum gibi yaklaşmaya karar verdim.

    İlk iş olarak elbette Udemy’ye girdim. En temel bilgilere ihtiyacım olduğu için “UX” araması yapıp doğrudan “Ücretsiz” olarak filtreledim. Genelde yüksek not almış çok temel eğitimler çıktı zaten, ve çoğu da 1 saat civarında.

    Doğruyu söylemek gerekirse uzun zamandır herhangi bir videoyu normal hızında izlemediğim için bu eğitim videolarını da 1,25 ya da 1,5 hızında izledim, siz de izleyebilirsiniz. Zaten 3. videodan sonra temel kavramlar rahatlıkla oturmuş olacak. Bir gününüzü buna ayırıp oradaki Türkçe ve İngilizce videoların tamamını bu şekilde izleyebilirsiniz.

    1 günlük zaman kaybı gibi görünebilir ama aslında hem temel bilgiler konusunda fikir sahibi olmak için hem de jargonu ve genel kullanımları öğrenmek için faydalı. Tek video ya da 2 video izleyip bu bilgileri öğrenemez misiniz, çoğunu evet öğrenirsiniz. Ama bu kadar çok video izleyince hem aynı konudaki farklı yaklaşımları hem de farklı uygulamaları ve söylevleri öğrenebilirsiniz (Style sheet için 4–5 farklı kullanım var mesela).

    Coursera da yine sık sık tercih ettiğim ve daha akademik içerikler olan bir site. İlla sertifika alıcam demiyorsanız orada da ücretsiz olarak bulabileceğiniz güzel eğitimler var. Konuya biraz daha akademik ve sistematik olarak yaklaşmak da size ayrı bir bakış açısı ve yaklaşım sağlar.

    Bu temel eğitimi aldıktan sonra üzerine mümkünse bu işe yıllarını ayırmış, ortaya çıkardığı ve sektörde örnek olarak gösterilen uygulamaları olan birilerinden ya da bir ekipten/şirketten detaylı eğitim almanızı öneririm. Bu iş aman canım diye geçiştirilecek bir şey değil maalesef. Sadece teorik eğitim alıp hemen iyi işler çıkarabileceğiniz bir alan da değil. Çok fazla araştırma yapmalı, örnekleri incelemeli ve tercihen bu işi iyi bilen birilerinin tecrübelerini dinleyebilir/öğrenebilir olmanız gerekiyor.

    Elbette alaylı olarak öğrenen çok iyi UX tasarımcıları var ama o noktaya gelmeleri biraz da şanslarının yağver gitmesi, doğru insanlarla ve ekiplerle karşılaşmış olmaları ve kafalarının sistematik ve mantıklı çalışmasından ileri geliyor. Ayrıca yıllar alabilir bu süreç, hiç riske atmayın bence.

    Zaten madem bu yola girdiniz, bol bol okuma yapmaya ve bu konudaki kaynakları takip etmeye hazır olmalısınız. Sonuçta temelde araştırmalara ve testlere dayanan bir alan bu ve hedef kitleniz olan kullanıcıların alışkanlıkları ve kullanım alışkanlıkları sürekli değişiyor. 2 yıl önceki bir kaynak sizi çok yanlış bir tarafa doğru da yönlendirebilir. Neyse ki ben psikoloji okuduğum için olayın bu tarafına alışkınım :).

    Sıra geldi UX uygulamalarına

    Temelini öğrendiniz ve sıra geldi uygulamaya. Linux kullanan ben için çok az seçenek olsa da aslında piyasada zevkinize, ihtiyaçlarınıza ve kullanım alışkanlıklarınıza göre birçok program mevcut.

    Bu uygulamaların bir kısmı bilgisayarınıza yüklenmesi gereken bir app, bir kısmı da online olarak ulaşabileceğiniz araçlar. Doğruyu söylemek gerekirse online olarak her yerde ulaşabileceğim araçları her zaman tercih etmişimdir. Bilgisayarıma, kedi geçerken su dökse ve diskine zarar verse yaptıklarımı kim geri getirebilir ki?!

    O zaman sağ baştan en çok adı geçen uygulamaları saymaya başlıyorum:

    Sketch: Uzun uzun anlatmaya gerek yok, en çok bilinen uygulama bu olsa gerek. Bireysel ya da takım hesabı alabileceğiniz bu programı ya Mac app ile ya da tarayıcıdan kullanabilirsiniz. Ama özellikle belirtiyorlar, iyi internet bağlantınız olması gerekiyor, özellikle bol sayfalı çalışmalar için.

    Adobe XD: Tasarım için kullanılan Adobe programı. Ekip olarak da çalışılabilen bu programın ücretsiz, ücretli ve bulut olmak üzere üç üyelik çeşidi bulunmakta. Yine uygulamasını indirebilmek ya da tarayıcı versiyonunu kullanabilmek için Windows veya Mac sahibi olmak gerekiyor.

    Zeplin: Tasarım yapmaktan ziyade onu paylaşmak için kullanılan bir uygulama. Özellikle yazılımcılar için doğrudan boyut, renk kodu vb bilgileri veriyor olması kolaylık sağlıyor. Üzerinde ortak çalışma yapılabilmesi ve yorum yapılabilmesi de tercih edilme nedenlerinden.Deneme amaçlı kullanabileceğiniz ücretsiz versiyonunun yanında kişiler için ücretli ve ekip hesapları da bulunuyor.

    FigmaBenim de bundan sonra kullanmaya devam edeceğim uygulama sanırım bu. Bilgisayar uygulamalarının yanı sıra tarayıcı versiyonu da herkes tarafından onaylanıyor (yine güzel bir internet bağlantısı ve düzgün bir bilgisayar gerektiğini dip not olarak ekleyeyim). Ekip olarak çalışılabilir olması da tasarımcılar tarafından tercih sebebi. Bir diğer sevilen tarafı da, tasarımları çalışırken bir yandan da Zeplin gibi yazılımcılar için gerekli çıktıları da verebiliyor olması. Her şey için tek program güzel tabi!

    Webflow: Kod bilgisi gerekmeden tasarım yapmanızı hatta bunu yayınlamanızı sağlayan bir site. Demolar için çok kullanışlı. Yine tarayıcıdan kullanılabilir olmasıyla benim ilgimi çekti.

    Principle: Basit animasyonlarla wireframe’i gösterebileceğiniz ve test ettirebileceğiniz bir prototipleme aracı. Sitesindeki “Built for macOS” başlığı ile beraber yavaş yavaş uzaklaşıyorum…

    Invision: Yine basit animasyonlarla interaktif prototipler hazırlamanızı sağlar. Ama anladığım kadarıyla gerçekten “basit animasyonlarla”. El alışkanlığınız doğrudan bunun üzerinde gelişmediyse hiç uğraşmayın diyorlar. Bir de bu yılın başında Invision Studio’yu çıkardılar, bak onunla ilgili hiçbir fikrim yok. Ücretsiz versiyonu da çok kısıtlı gibi gördüm ama denemek için güzel bir başlangıç olur.

    Proto.io: Uzantı olarak “io” varsa 1–0 önde başlamış oluyor benim için! Bu da bir prototipleme aracı. Bunun gördüğüm kadarıyla güzel kısmı, diğer araçlarda hazır ekran görüntüleri üzerinden gidilirken bunda gerçekten de bir e-posta adresi ya da parola gibi bilgileri elle girmenizi istiyor, deneyen için daha etkileşimli olması hoşuma gitti. Ücretsiz bir versiyonunun yanı sıra öğrencilere ve STK’lara da %50 indirim yapıyor.

    Marvel: Bunu neden sona bıraktım bilmiyorum ama en çok karşılaştığınız “all-in-one” araçlardan biri olabilir kendisi. Benim için en çekici kısmı elbette ki tarayıcıda çalışması :).

    Bitti mi? Bitmedi!

    Ama ben bittim :). Malum, bu tarafları yeni yeni karıştırmaya başladım. Şimdilik bulduğum ve öğrendiğim her şeyi paylaşarak en azından başka birilerine yardımcı olabilmek istedim. Yukarıdaki araçlar ve ürünler hakkında farklı düşünceleriniz varsa onları iletin lütfen. Hem bana yardımcı olur hem de burada paylaşarak başkalarına da yardımcı olabilirsiniz.

    Türkiye’de bu işi en düzgün yaptığını düşündüğüm bir firmanın online UX eğitimine başladım, 8 hafta sürecek ve tüm teorik bilgilerin yanı sıra pratikte de birçok şey ortaya çıkaracağız. Yani bu yazıdan 8 hafta sonra kendimi çok farklı bir yerde görebilmek istiyorum ve benim için de bir mihenk taşı olsun diye hazırladım.

    Bunları incelerken, olayın daha matematik tarafını, teorik tarafını öğrenirken de üzerinde deneme yapmak istediğim bir fikrim var. Aslında uzun zamandır gerçekleşmesini istediğim ama bir türlü birilerini harekete geçiremediğim bir fikir, belki bu sürecin sonunda onun başlamasına yardımcı olabilecek kadar bir şeyler ortaya çıkarabilirim…

    To be continued…

    (Bu yazı ilk defa Medium hesabımda paylaşılmıştı)

  • Ben seni anlamıyor, sen yok yazılımcı olmak!

    Müdür müdür müdür?
    Müdür müdürmüdür?
    Müdürmüdür müdür?

    Yıllardır bir şekilde işe alım süreçlerine dahil olup birçok başvuru inceleme fırsatım oldu. Başvurulan işin özelliklerine göre diline ve imlasına belli oranlarda dikkat etsem de en çok canımı sıkan, yazılım geliştiren birinin imlasının göz kanatacak şekilde olması.

    En temele dönmek gerekirse, dil dediğimiz şey aslında matematiktir gibidir. Belli kuralları, yapısı, formülleri vardır. “-mi” eki sonrasına geldiği kelimenin harflerine göre “-mı”, “-mü”, “-mu” olabilir mesela. Ya da “-de” ekini nasıl yazacağınız kurallara bağlanmıştır.

    “3+2=5” ≅ “dahi anlamındaki de ayrı yazılır”

    Dilin matematik gibi olduğunu kabul ettiysek sıra gelsin neden yazılımcıların metin yazımına bu kadar çok takıldığıma.

    Sen daha kendi konuştuğun dili doğru yazamıyorsun, nasıl kod yazabilirsin ki?

    “Yazılım dili” diye boşuna denmiyor sonuçta, onların hepsi bir “dil” çünkü. Kendi kelimeleri, grameri ve geliştirme olanakları olan bir dil. Temiz ve düzgün kod yazabilmek için onun kurallarını bilip ona göre yazmak gerekiyor.

    E peki senin dilin de öyle değil mi? Hele ki doğduğundan beri konuştuğun dil bu. Artık bir noktada “Soru eki olan -mi”yi ayrı yazmayı öğrenmiş olman gerekmiyor mu? Ya da cümleye büyük harfle başlamayı, noktadan ve virgülden sonra boşluk bırakmayı?

    Kendi dilini doğru yazamayan birinin temiz ve akıcı kod yazabileceğine inanmamak da çok doğru geliyor bu karşılaştırmayla. “Ama ben çok hızlı ve çalışır bir kod yazıyorum!” diye şu noktada şikayet edecek o kadar çok “eski yazılımcı” var ki, üzücü …

    Bir dil bir insan, iki dil kaç insan?

    Yazılım öğrenirken, hatta mümkünse öğrenmeye başlamadan önce kendi dilinizi çok iyi öğrenin. Önce bir onu deneyin, nasıl kompozisyon yazıyorsunuz ona bakın. Giriş-Gelişme-Sonuç akışını düzgün yapamıyorsanız kodun anlaşılabilirliğini nasıl sağlayacaksınız? Soru ekini ayrı yazmayı öğrenemiyorsanız kod yazarken etiketleri doğru yazacağınıza nasıl emin olabiliriz?

    Üstelik olay sadece kendi dilin de değil, madem başka bir yazılım dilini çok iyi öğrenebildiğini iddia ediyorsun, başka bir yabancı dili de öğrenebiliyor olman lazım. Mesela zaten kendini geliştirmen ve orjinal kaynakları takip edebilmen için İngilizce biliyor olman lazım. İngiliz aksanıyla Shakespeare gibi yazı yaz demiyorum, iletişim kurabilecek kadar Türk aksanıyla öğren yeterli. Dil öğrenme yeteneğin olduğunu göster ki biz de senin kendini geliştirip yeni teknolojileri ve dilleri de öğrenebileceğini görelim.

    12 yıldır yazılımcılarla çalışıyorum, doküman hazırlamayı seven ya bir tane görmüşümdür ya da iki. Tamam, kabul ediyorum, sevmiyorsunuz kod yazmak yerine yazı yazmayı. Ama ufak bir çabayla 4-5 tweet uzunluğunda yazılar yazmanız bile sizi kurtaracaktır, geliştirecektir.

    Blog yazan yazılımcıyı sevin, koruyun, işe alın, havadan sudan yazsa bile!

  • Uzaktan Çalışmalı Mı Çalışmamalı Mı?

    Corona hızla yayılmaya devam ederken, birçok firmanın hasta çalışanlarının işe gelmesini istememesinin yanı sıra ofislerini tamamen kapatan firmalar da var. Elbette ki hayatın devam etmesi gerektiğini de göz önünde bulundurunca işlerin devam etmesi gerekiyor. Fabrikada el işçiliğinde çalışmıyorsanız aslında bilgisayarınız olan her yer sizin çalışma ortamınız olabilir. Bu noktada çözüm home office olabilir!

    Yaklaşık 2 yıldır çalıştığım şirkette haftada 1 gün home office, yani evden çalışma yapıyoruz. Her birim kendine bir gün seçti ve ona göre ofise gelmeden dışarıdan (genelde evden) çalışıyor. Corona konusu ilk açıldığında bunu haftada 2 güne çıkarmayı planlarken artık ofiste sadece 2 kişinin kalacağı şekilde bir plan yapıp kalanı home office çalışıyor. Teknoloji ağırlıklı bir firma olduğumuzdan dolayı bazı süreçler kolay atlatılsa da bazı şeylerde de hâlâ sıkıntı yaşayabiliyoruz.

    Türkiye’de de ofislerin kapanma noktasına gelir miyiz bilmem ama tecrübelerimizi paylaşarak bu yönde adım atmak isteyenlere yardımcı olmak isterim.

    Çalışmak isteyene her yer ofis!

    Önce iletişim

    Akdeniz insanı olduğumuz için sıcak ve samimi iletişimi tercih ediyoruz. Çalışırken de bazı şeyleri mail atmak yerine kişinin yanına giderek çözmeyi tercih edersiniz sanırım! Uzaktan çalışma için de öncelikle doğru bir iletişim akışı sağlamalısınız.

    E-posta gönderirken tüm ilgili kişileri ve grupları eklediğinizden emin olmanız gerekiyor öncelikle. Ne kadar çok yazılı iletişim kurarsanız o kadar sağlıklı bir akış sağlarsınız. Konuyla ilgisi olan herkesi ekleyerek takip edilmesini de kolaylaştırırsınız ya da en azından fikirlerinin olmasını sağlarsınız. CC nedir BCC nedir diye anlatmayayım burada, bilin canım o kadarını da!

    Anlık iletişim için ya da bir konumun toplu tartışılması için de Whatsapp gibi araçlardan çok arşiv de tutabilecek ve size farklı şekillerde de teknolojik fayda sağlayabilecek anlık mesajlaşma çözümlerine yönelmeniz gerekiyor. Biz Slack kullanıyoruz bunun için. Ekip ve proje bazlı gruplarla da toplu tartışmaları hem diğerlerini rahatsız etmeyecek şekilde yapabiliyoruz hem de daha sonra isteyen geçmişe bakarak konu hakkında bilgi sahibi olabiliyor. Ayrıca ihtiyaçlarımıza göre botlar yazarak ya da Google Drive, Takvim, GitHub/GitLabRedmine/Jira gibi araçlarla da entegre ederek bazı işlerimizi kolayca Slack üzerinden de yürütebiliyoruz. Remote çalışma konusunda ileri seviyede olan bir Silikon Vadisi firmasında çalışan arkadaşımız “Yan yana otursak bile Slack üzerinden yazışıyoruz çünkü bir diğer konunun ilgilisi 3 eyalet ötedeyken bir başkası 7 saat dilimi geride.” demişti.

    Zaman zaman görüntülü görüşmeler de yapmanız gerekecektir. Bunun için Skype kullanabileceğiniz gibi Google Meet’i de kullanabilirsiniz. Biz genelde hiçbir kayıt gerektirmediği için Meet’i tercih ediyoruz. Örneğin haftalık toplantılarımızı ofiste olmayan arkadaşlarımız varsa bu şekilde yapıyoruz. İlk iş görüşmelerini de video görüşme ile yapıyoruz ki kriterlerimize uymayabilecek birisini işten izin almaya ya da şehrin öbür tarafından gelmeye zorlamayalım.

    İş planı, takibi ve kontrolü

    Çalışan kişiler yan yana olmadığı için kağıt kalem ile çalışmayı unutun! Yazdığınız ve çalıştığınız her şeyi mutlaka dijital ortamda da tüm çalışanların ya da ilgili çalışanların ulaşabileceği yerlerde barındırmanız gerekiyor. Sizin kendi evinizdeki deftere aldığınız bir notun takım arkadaşlarınıza hiçbir katkısı olmaz.

    Biz öncelikle her şeyi Google Drive üzerindeki kişisel alanlarımızda tutuyoruz. Böylece şirketteki herhangi biri de gizli olarak paylaşmadığım her şeyi rahatlıkla bulunabiliyor. Metin, görsel, sunu ve tablo içeriklerimizi bu alanlarda oluşturmamız üzerinde ortak çalışma yapmamıza da imkan sağlıyor. Bunun bir diğer güzel faydası, herhangi birinin bilgisayarı bozulduğunda herhangi bir veri kaybı olmuyor. Arduino ile çalışırken anakartı yakan, çalışırken bilgisayarın üzerine kahve döken arkadaşınız kesin olmuştur, bizim oldu!

    Aslında bunu yazmaya bile gerek duymuyordum ama sene olmuş 2020, maille ya da harici bellek ile kod ileten yoktur artık herhalde! GitLab, GitHub üzerinde kodunuzun lisansına göre bulundurduğunuz kodları rahatlıkla işleyip paylaşabilirsiniz.

    Bir metnin hazırlanmasından güncellemenin canlıya alınmasına, hatta kedinin kumunun değiştirilmesine kadar tüm işleri bir görev takip sistemi üzerinden takip ediyoruz. Bunun için Redmine kullanıyoruz. Satın aldığımız eklentiler ile de daha fazla özelliğe ulaşabiliyoruz. Gantt şemalarından Agile Board’a kadar iş takibini kolaylaştıran güzel bir yapılanmamız da var. “Pics or it didn’t happened” deyimini “Görev numarası yoksa iş de yok” olarak çevirdik desem yanlış olmaz. Bu sistemle kimin neyi, ne zaman, nasıl yaptığını ve yapacağını rahatlıkla takip/kontrol edebilirsiniz.

    Bu arada elbette ki takibi kolaylaştırmak ve sonra aynı işi yapacak kişilere yardımcı olabilmek için tüm işleri dokümante ediyoruz. Bunun için de Drive üzerinde oluşturulan dosyaların yanı sıra Redmine içindeki wiki bölümlerini de kullanıyoruz. Herkes home office olduğundan, tüm dokümanların herkesin ulaşabileceği ortak bir alanda durması tercih edilmeli.

    Görev atama, tartışma, yorum yapma için her birim cuma günleri kendi iç toplantısını yapıyor. Bunun dışında haftalık genel toplantımızı da pazartesi günleri yapıyoruz ve ofisteki genel işleri tartışıyoruz. 20 kişiye kadar bu işi rahatlıkla yapabilirsiniz, çok kalabalık gruplarda da tartışma konularını önceden bir dokümanda biriktirmeniz ve bunların üzerinden gitmeniz işinizi kolaylaştıracaktır. Bunun dışında özellikle tüm ekibin farklı yerlerde çalıştığı durumlarda günlük görüşmeler de yapabilirsiniz. Tüm ekip home office tipine geçtiğinde bunu yapmaya biz de başladık.

    Home office her zaman gül pembe değil!

    Her ne kadar çoğu şeye online çözüm olsa da hayat o kadar basit değil. Öncelikle sosyalleşmenin temel bir ihtiyaç olduğunu gözden kaçırmamak gerekiyor. Sürekli kapalı bir ortamda yalnız oturan kişinin bir süre sonra motivasyonunu ve heyecanını kaybedeceğini unutmamalısınız. Bir süre sonra işi sahiplenme oranı da düşeceğinden iş yapmayı tamamen de bırakabilir. Olabildiğince çok iletişime geçmek bir nebze de olsa çalışanı rahatlatacaktır.

    Teknolojik yetersizlikler de etkileyici olacaktır. Ofise en hızlı interneti bağlamış olsanız da herkesin kendi evinde bu imkan olmayabilir. Ya da yazılımcılar için aldığınız büyük ek monitörler evlerinde olmayacağı için zorlanabilirler. Hatta kişilere dizüstü bilgisayar sağlamıyorsanız evlerindeki yavaş bilgisayarlarda zorlanabilirler ve hatta bilgisayarları olmadığı için iş yapamayabilirler de.

    Evdeki çalışma ortamı ofisteki gibi rahat olmayabilir. Bir arkadaşımız evde annesinin iş yaptığına asla inanmadığını ve zorla temizlik yaptırmaya çalıştığını söylemişti. Yeni doğmuş bir bebek sebebiyle evde çalışmak istemeyen bir yazılımcımız da oldu. Bunları yakınlarındaki ya da rahat hissettikleri bir cafeye gitmeleri konusunda teşvik etsek de ofise gelmelerini yasaklayamamıştık :).

    Bizim ofisimize gelen bilir, çay/kahve konusunda seçeneğimiz gerçekten çoktur. Evde bunları bulamamak, kahve içmeden çalışamayanlar için problem olabilir. Işıklandırmasından havalandırmasına kadar da birçok sıkıntı çıkaracak ve konsatrasyonu bozabilecek şey olabilir. Ev ortamını çalışmaya uygun hale getirmek için ne gerekiyorsa yapmak gerekiyor. Psikolojik destek de isterseniz bana ulaşabilirsiniz :).

    Her ne kadar artıları eksileri arasında kalıp şimdiye kadar home office, remote, freelance çalışma biçimlerine geçmemiş olsanız da bu noktada zorunlu kalabilirdiniz. Şirketinizin iş akışlarını buna göre değiştirmek için ne kadar hızlı harekete geçerseniz o kadar rahat bir sistem oturtursunuz. Bunu yaparken çalışanlardan geribildirim almayı da unutmayın ki onların iş yapışını engelleyecek değişiklikleri geri almak için uğraşmayın! Hayalim yakın bir zamanda ilk remote çalışanımızı işe almak ve home office oranını artırmak olsa da umarım kısa bir sürede bunu yapmak “zorunda” kalmayız…

    (Klavye olsun ya da olmasın, ellerinizi sık sık yıkamayı unutmayın!)